top of page

Ekşili’de Gün Doğumundan Batımına Yolculuk


Sabahın ilk ışıkları henüz gökyüzünü boyamaya başlamışken, sırt çantamı alıp Ekşili Göleti’nin yolunu tuttum. Sessizliğin içinde yalnızca kuşların cıvıltısı ve ayak seslerim vardı. Gölet çevresindeki patikalar, serin sabah havasında adeta doğanın gizli bir daveti gibiydi.

Ufuk çizgisi yavaş yavaş kızıl ve turuncu tonlara bürünürken, göletin yüzeyi bu renkleri bir ayna gibi yansıtıyordu. Her adımda doğanın uyanışına tanıklık etmek, bana hem huzur hem de heyecan veriyordu. Gölet çevresinde ilerlerken çam ağaçlarının arasından süzülen ışık, yoluma altın bir halı seriyor gibiydi.

O an fark ettim ki bu yürüyüş sadece bir rota değil, aynı zamanda içsel bir yolculuktu. Gün doğumunun sessizliğiyle birleşen doğa, bana yeni bir başlangıcın kapısını aralıyordu.

Gölet çevresinde ilerledikçe doğanın çeşitliliği kendini göstermeye başladı. Çam ve sedir ağaçlarının arasından yükselen sabah ışığı, yaprakların üzerinde parlayan çiğ tanelerini adeta küçük kristaller gibi parlatıyordu. Patika yer yer daralıp taşlık hale geliyor, kimi zaman da göletin kıyısına yaklaşarak suyun dinginliğini hissettiriyordu.

Yürüyüşün en keyifli anlarından biri, göletin kuzey tarafındaki açıklıkta oldu. Burada Torosların silueti gün doğumunun kızıllığıyla birleşiyor, gökyüzü ve dağlar tek bir tabloya dönüşüyordu. Fotoğraf makinesini çıkarıp birkaç kare yakaladım: göletin üzerinde süzülen sis, sabahın ilk ışıklarıyla birleşince eşsiz bir manzara oluşturuyordu.

Patikanın zorlukları ise yürüyüşe ayrı bir heyecan katıyordu. Yer yer dikleşen yamaçlar, nefesimi hızlandırsa da zirveye vardığımda karşıma çıkan manzaralar tüm yorgunluğu unutturuyordu. Her adımda doğanın farklı bir yüzünü görmek, bu hiking deneyimini unutulmaz kılıyordu.

Yürüyüşün ilerleyen saatlerinde güneş yükselmiş, gölet çevresindeki sis tamamen dağılmıştı. Çamların arasından gelen kuş sesleri hâlâ eşlik ediyordu ama artık doğa daha canlıydı. Göletin güney kıyısında küçük bir açıklık bulup mola verdim. Çantamdan trekking için hazırladığım atıştırmalıkları çıkardım: kuru meyveler, fındık ve enerji veren birkaç bar. Serin göl suyuna ellerimi daldırıp yüzüme çarptığımda yorgunluk bir anda kayboldu.

Mola sırasında çevredeki flora dikkatimi çekti. Yaban çiçekleri, sarı ve mor tonlarıyla gölet kıyısında renkli bir halı gibi serilmişti. Birkaç kelebek bu çiçeklerin üzerinde dans ederken, kadrajımı ayarlayıp fotoğraf makinemle ışığın oyunlarını yakaladım. Göletin yüzeyinde güneş ışığının oluşturduğu parıltılar, fotoğraf karelerinde adeta altın çizgiler gibi görünüyordu.

Patikanın devamında daha dik bir yokuş vardı. Bu bölümde nefesim hızlansa da zirveye vardığımda göletin tamamını kuşbakışı görmek, sabahki manzarayı bambaşka bir açıdan izlemek gibiydi. Fotoğrafçılık tutkum burada devreye girdi: geniş açıyla göletin çevresini, tele lensle ise çiçeklerin detaylarını yakaladım.

Gölet çevresindeki patikadan ayrılıp kuzeye doğru ilerlediğimde, doğanın gizli damarlarıyla karşılaştım. Küçük dereler, sabahın serinliğinde berrak sularını taşların arasından süzerek gölete taşıyordu. Her biri, göletin kalbine hayat veren ince birer damar gibiydi.

İlk derenin başlangıcına vardığımda, suyun kaynağından yükselen serinlik yüzüme çarpıyordu. Çevresinde yosun tutmuş taşlar, minik sarı çiçekler ve suyun kenarında dans eden kelebekler vardı. Burada doğanın en saf halini görmek mümkündü: suyun doğuşu, gölete doğru yolculuğunun ilk adımı.

Yol boyunca birkaç küçük dere daha karşımıza çıktı. Her biri farklı bir melodide akıyor, kimi zaman şırıltılı bir sesle, kimi zaman sessizce taşların arasından süzülüyordu. Fotoğraf makinemle bu anları kaydettim: suyun hareketiyle ışığın birleştiği kareler, doğanın ritmini yansıtıyordu.

Bu yolculuk, göletin sadece bir manzara olmadığını; onu besleyen derelerin, taşların ve çiçeklerin bir bütün olduğunu hatırlattı. Göletin güzelliği, aslında bu küçük derelerin sessiz ama güçlü katkısıyla şekilleniyordu.

Göleti besleyen derelerin kaynağına vardığımda, doğanın kalbinin attığı yeri bulmuş gibiydim. İnce bir çizgi halinde toprağın içinden doğan su, taşların arasından süzülerek kendi yolunu açıyordu. Her damla, gölete doğru ilerlerken yaşamın sürekliliğini fısıldıyordu.

Suyun sesi, bir şarkı gibiydi: bazen hafif bir mırıltı, bazen güçlü bir çağlayan. Bu ses, doğanın en saf melodisi olarak kulaklarıma doldu. Çevredeki yosunlar, suyun serinliğini saklayan yeşil bir örtüydü; minik çiçekler ise bu melodinin renkli notaları.

Fotoğraf makinemle bu anı yakaladığımda, ışığın su üzerindeki oyunları bana bir metafor sundu: yaşamın akışı, tıpkı bu dereler gibi engelleri aşarak yolunu bulur. Göletin güzelliği, aslında bu küçük kaynakların sessiz ama kararlı yolculuğunda gizliydi.

O an içimde bir huzur belirdi. Derelerin başlangıcında durmak, bana kendi başlangıçlarımı hatırlattı. Her yeni gün, tıpkı bu su gibi, küçük bir damla olarak başlar ve zamanla büyük bir gölete dönüşür.

Derelerin izini sürerken, yol bir anda genişledi ve karşımıza küçük ama coşkulu bir şelale çıktı. Kayaların arasından fışkıran su, gölete doğru akarken gökyüzünden düşen ışıkla birleşiyor, etrafa parıltılar saçıyordu. Şelalenin sesi, derelerin melodisine güçlü bir vurgu ekliyor; doğanın senfonisi burada doruğa ulaşıyordu.

Biraz ileride ikinci bir şelale daha belirdi. Bu kez daha yüksekten düşen sular, göletin damarlarını besleyen bir başka kaynağı oluşturuyordu. Suyun köpükleri, çevredeki yosunlu taşlara çarpıyor ve gökkuşağı gibi renkli yansımalar yaratıyordu. Fotoğraf makinemle bu anı yakaladığımda, suyun gücü ve ışığın zarafeti tek karede buluştu.

Her şelale, göletin yaşamına ayrı bir ruh katıyordu. Küçük dereler sessizce akarken, şelaleler doğanın coşkusunu haykırıyordu. Bu yolculuk bana şunu hatırlattı: yaşam bazen dere gibi sakin akar, bazen şelale gibi güçlü ve gürültülü… ama her ikisi de aynı gölete, aynı bütünlüğe hizmet eder.

Derelerin ve şelalelerin melodisi eşliğinde geçen uzun yürüyüşün ardından, göletin doğu kıyısında uygun bir kamp alanı buldum. Çam ağaçlarının gölgesinde, göletin yüzeyine yansıyan gün batımı renkleri eşliğinde çadırımı kurmaya başladım. Günün yorgunluğu, kamp hazırlıklarının ritmiyle birleşti; ateş için birkaç kuru dal topladım, çadırın iplerini gerginleştirdim.

Güneş yavaş yavaş Torosların ardına çekilirken gökyüzü turuncudan mora, ardından derin bir laciverte dönüştü. Şelalelerin sesi artık uzaktan bir ninni gibi duyuluyor, göletin yüzeyi ise akşamın dinginliğini yansıtıyordu. Ateşi yakıp küçük bir yemek hazırladım: trekking için getirdiğim kuru meyveler ve sıcak bir çay. O an, doğanın kalbinde geçirilen bir günün huzuru içime doldu.

Kamp alanında otururken gökyüzünde beliren ilk yıldızlar, günün kapanışını kutlayan sessiz ışıklar gibiydi. Sabahın doğuşundan akşamın karanlığına kadar süren yolculuk, bana hem doğanın gücünü hem de kendi içsel yolculuğumu hatırlattı. Gölet, dereler ve şelaleler bir gün boyunca bana eşlik etmiş, sonunda kamp ateşiyle birlikte sessiz bir dostluğa dönüşmüştü.

Kamp ateşi yavaş yavaş kor haline gelirken gökyüzü tamamen karardı. Göletin yüzeyi artık yıldızların ışığını yansıtıyor, şelalelerin sesi ise geceye eşlik eden bir melodiye dönüşüyordu. Çadırın önünde oturup gökyüzüne baktığımda, Samanyolu’nun ihtişamı tüm karanlığı aydınlatıyordu. Her yıldız, gün boyunca yaşanan yolculuğun bir hatırası gibiydi.

Gece boyunca doğanın sessizliği, içsel bir huzur sundu. Ateşin çıtırtısı ve derelerin şırıltısı, kalbimde dingin bir ritim oluşturdu. Bu yolculuk bana şunu hatırlattı: yaşamın akışı tıpkı su gibi, sabah doğar, gün boyunca coşar ve akşam dinginliğe kavuşur.

Sabahın ilk ışıkları ufukta belirmeye başladığında, gölet yeniden doğuşun sembolü oldu. Bir gün önce başladığım yolculuk, yeni bir günün umuduyla tamamlandı. Gölet, dereler ve şelaleler bana sadece doğayı değil, yaşamın döngüsünü de anlatmıştı.


 
 
 

Yorumlar


Join our mailing list

Thanks for submitting!

  • Youtube
  • Black Facebook Icon
  • Black Instagram Icon

© 2035 by The Mountain Man. Powered and secured by Wix

bottom of page