Isparta Aksu Kocahisar Eledere Kuzukulağı Yaylası
- yilmazosman1
- 27 Tem
- 4 dakikada okunur

Henüz güneş doğmamıştı; Antalya’nın sessiz sokaklarında buluştuğumuzda heyecan gözlerimizden okunuyordu. Hiking ekip arkadaşlarımla birlikte sırt çantalarımızı araca yerleştirdik ve Kuzukulağı Yaylası’na doğru uzun bir yolculuğa başladık.
Yol boyunca karanlık gökyüzü yavaş yavaş mora, ardından turuncuya dönmeye başladı. Torosların siluetleri ufukta belirmeye başladığında, içimizdeki macera hissi daha da büyüdü. Araç içinde kimi sessizce manzarayı izliyor, kimi ise şakalaşarak yolun heyecanını paylaşıyordu.
Bir süre sonra sabahın serinliğinde küçük bir köy kahvesinde mola verdik. Taze çay, sıcak gözleme ve köy ekmeğiyle yapılan kahvaltı, yolculuğun ilk durağını unutulmaz kıldı. Bu kısa mola, hem enerjimizi topladı hem de önümüzdeki maceraya hazırlık oldu.
Antalya’dan başlayan yolculuğumuz, Torosların içinden geçen virajlı orman yollarına ulaştığında bambaşka bir atmosfere büründü. Yol kıvrıldıkça karşımıza çıkan manzaralar, sabah ışıklarıyla birleşerek adeta bir tabloya dönüşüyordu. Çamların arasından süzülen güneş ışıkları, yolun her virajında yeni bir sürpriz sunuyordu.
Kovada Gölü’nün yakınlarından geçerken gölün dingin yüzeyi, sabahın serinliğinde sisle örtülmüş gibiydi. Araç içindeki sessizlik, bu manzarayı izlerken kendiliğinden oluştu; herkes doğanın büyüsüne kapılmıştı.
Bir süre sonra Eğirdir Gölü’ne vardık. Göl kıyısında verdiğimiz mola, yolculuğun en keyifli anlarından biri oldu. Serin rüzgâr yüzümüze çarparken, gölün masmavi suları Torosların yeşiliyle birleşiyor, ortaya hayranlık uyandıran bir manzara çıkıyordu. Çaylarımızı yudumlarken gölün huzuru, önümüzdeki maceranın habercisi gibiydi.
Eğirdir Gölü’ndeki huzurlu moladan sonra yeniden yola koyulduk. Araç ilerledikçe yol kenarında beliren tabelalar, bizi maceranın yeni duraklarına yönlendiriyordu. Önce Başpınar Tabiat Parkı sınırını geçtik; ardından Zindan Mağarası tabelası gözümüze ilişti. Her bir işaret, yolculuğun derinleşen doğa ve tarih dokusunu hatırlatıyordu.
Bir süre sonra Aksu tabelasından devam ederek, virajlı yolların arasında ilerledik. Yol, bazen dar patikalar gibi kıvrılıyor, bazen de geniş manzaralar açıyordu. Torosların eteklerinde uzanan bu rota, hem sabrımızı hem de hayranlığımızı sınayan bir yolculuğa dönüşmüştü.
Sonunda Koçular üzerinden geçerek Karacahisar ve ardından Eldere Köyü’ne doğru uzun bir yolculuğa çıktık. Köy yollarında karşılaştığımız taş evler, bahçelerde çalışan köylüler ve doğanın sessizliği, bizi yaylanın kalbine biraz daha yaklaştırıyordu.
Uzun yolculuğun ardından öğle saatlerinde Başak Deresi’ne vardık. Burası, doğanın ortasında gizlenmiş bir lezzet durağı gibiydi. Masalar dere kenarına kurulmuş, suyun şırıltısı eşliğinde hazırlanan yemekler adeta ruhu dinlendiriyordu. Biz de tereyağında fırında, kiremitte pişen alabalığın eşsiz tadını denemek için mola verdik. Balığın çıtır kenarları ve tereyağının mis kokusu, yolculuğun yorgunluğunu bir anda unutturdu.
Yemek sonrası kısa bir dinlenmenin ardından yeniden yola koyulduk. Bu kez hedefimiz Eldere Köyü’ne doğru yürüyüş başlangıcına ulaşmaktı. Araçtan inerken sırt çantalarımızı sıkıca bağladık, ayakkabılarımızı kontrol ettik ve doğanın kalbine doğru ilk adımlarımızı atmaya hazırlandık. Önümüzde uzanan patika, hem maceranın hem de keşfin kapısını aralıyordu.
Eldere Köyü’nden ayrıldıktan sonra yaylaya doğru yükselişimiz başladı. Yol giderek dikleşiyor, her adımda irtifa kazanıyorduk. Çam ve sedir ağaçlarının arasında ilerlerken, doğanın serin nefesi yüzümüze çarpıyordu.
Arada yol kenarında akarsuların oluşturduğu küçük göletlerde kısa molalar verdik. Ellerimizi buz gibi sulara daldırmak, yorgunluğumuzu alıyor; berrak suyun serinliği içimizi ferahlatıyordu. Bu küçük duraklar, yolculuğun en keyifli anlarından biri haline gelmişti.
Bir süre sonra karşımıza ahşap yalaklar çıktı. Ağaçların arasından süzülen kaynak suları, bu yalaklardan akarak yolumuza eşlik ediyordu. Çantalarımızı bırakıp suyun tadına baktığımızda, doğanın saf ve temiz armağanını içtiğimizi hissettik. Bu an, yaylaya doğru ilerlerken hem bedenimizi hem ruhumuzu tazeledi.
🐎 Yılkı Atlarıyla Karşılaşma

Kuzukulağı Yaylası’na doğru yükselişimiz sürerken, bir anda sessizliği bozan nal sesleri duyuldu. Çamların arasından çıkan yılkı atları, özgürlüğün sembolü gibi yaylanın geniş çayırlarına doğru koşuyordu. Güneş ışıkları onların parlayan yelelerine vuruyor, rüzgârla yarışır gibi ilerleyen sürü adeta bir destanın içinden çıkmış gibiydi.
Biz yürüyüş yolunda durup onları izlerken zaman sanki yavaşladı. Atların gözlerindeki vahşi parıltı, doğanın gücünü ve özgürlüğün anlamını hatırlatıyordu. Bazıları göletlerin kenarında su içerken, diğerleri yaylanın derinliklerine doğru kayboluyordu. O an, yolculuğumuzun en büyüleyici ve unutulmaz sahnesi oldu.
Yılkı atlarının varlığı, yaylanın sadece bir doğa durağı değil; aynı zamanda Anadolu’nun kadim kültürünü taşıyan bir yaşam alanı olduğunu hissettirdi. Bu karşılaşma, yolculuğumuza ruh katan bir dönüm noktasıydı.
Öğleden sonra Kuzukulağı Yaylası’nda yılkı atlarının özgür yaşamını izlemek, hepimize tarifsiz bir enerji ve motivasyon verdi. Onların doğayla bütünleşmiş hayatı, bizlere de özgürlüğün ve dayanıklılığın anlamını hatırlattı. Zaman ilerledikçe gökyüzü turuncuya bürünmeye başladı; artık akşamın sessizliği yaylanın üzerine çökmekteydi.
Kamp için uygun bir alan seçtik. Çam ağaçlarının gölgesinde, suya yakın bir düzlüğe çadırlarımızı kurmaya başladık. Çekiç sesleri, iplerin gerginliği ve ateş için toplanan kuru dallar, hazırlığın ritmini oluşturuyordu. Herkes görevini üstlenmişti: kimisi çadırları kuruyor, kimisi ateş için odun topluyor, kimisi ise akşam yemeği için malzemeleri hazırlıyordu.
Güneş Torosların ardına çekilirken gökyüzü mora, ardından laciverte dönüştü. Kamp ateşi yavaş yavaş yanmaya başladı; çıtırtılar eşliğinde yükselen alevler, yaylanın serinliğini ısıtıyordu. O an, doğanın kalbinde geçirilen günün huzuru içimize doldu.
🌌 Yıldızların Altında Gece
Kamp ateşi çıtırtılarla yanarken yaylanın üzerine gece çöktü. Gökyüzü, şehir ışıklarından uzak olmanın armağanı olarak binlerce yıldızla dolmuştu. Samanyolu, sanki yaylanın üzerinden geçen bir ışık nehri gibi parlıyordu. Hepimiz sessizce göğe bakarken, doğanın büyüklüğü karşısında hayranlıkla nefesimizi tuttuk.
Yılkı atlarının uzaktan gelen nal sesleri, geceye ayrı bir ritim katıyordu. Bazen sürünün gölgeleri ay ışığında belirdi, bazen de tamamen karanlığa karıştı. Bu görüntü, kamp ateşinin sıcaklığıyla birleşince adeta bir masal atmosferi yarattı.
Çadırların önünde oturup sohbet ederken, ateşin ışığı yüzlerimizi aydınlatıyor, gökyüzündeki yıldızlar ise sessiz tanıklarımız oluyordu. O an, yolculuğun tüm yorgunluğu yerini huzura ve içsel bir dinginliğe bıraktı. Yaylada geçirilen bu gece, sadece bir kamp değil; doğanın kalbinde yeniden doğmuş gibi hissettiren bir deneyimdi.
Sabahın ilk ışıkları ufukta belirmeye başladığında yayla sessizliğini kuş sesleri bozdu. Çadırların etrafında yankılanan melodiler, doğanın uyanışını haber veriyordu. Bir anda yılkı atlarının vahşi kişnemeleri duyuldu; sürü, sabah serinliğinde özgürce koşuyor, gökyüzünün kızıllığıyla birleşen görüntü adeta büyüleyici bir tabloya dönüşüyordu. O an, yeni bir güne başlamanın heyecanı içimizi doldurdu. Yaylada sabahı karşılamak, doğanın en saf enerjisini hissetmekti.
Kahvaltı için hazırlanan basit yiyecekler – sıcak çay, ekmek ve peynir – sabahın serinliğinde ayrı bir lezzet taşıyordu. Ardından kamp eşyalarını toplamaya başladık. Çadırlar söküldü, ateşin kalan közleri dikkatlice söndürüldü, doğaya hiçbir iz bırakmadan toparlandık.
Yayladan ayrılırken geride bıraktığımız manzaralar, yılkı atlarının özgürlüğü ve gökyüzünün ihtişamı hafızamızda birer hatıra olarak kaldı. Araçlara binip Antalya’ya doğru dönüş yoluna çıktığımızda, herkesin yüzünde aynı ifade vardı: huzur, hayranlık ve yeniden doğmuş gibi bir enerji.
Bu yolculuk sadece bir gezi değil; doğanın kalbinde özgürlüğü, dostluğu ve yaşamın özünü hatırlatan unutulmaz bir macera oldu. 🌿✨yerni maceralarda buluşmak üzere.





Yorumlar