Sarıcınar Zirveye yolculuk

Her büyük tırmanış, dağdan çok önce bagajın başında başlar. 1810 metrelik Sarıçınar Dağı’nın çetin patikalarına vurmadan önce, üç kişilik ekibimizde tatlı bir telaş ve yüksek bir tutku hakim. Güneşli bir bahar sabahına uyandık ama biliyoruz ki baharda dağlar sürprizleri sever; pırıl pırıl açan bir gökyüzü, birkaç saat içinde yerini sisli ve serin bir havaya bırakabilir. Bu yüzden çantalarımızı hazırlarken hem baharın hafifliğine hem de yüksek irtifanın değişken şartlarına hazırlıklı olmak zorundayız.
Sırt çantalarına giren her bir gramın hesabı yapılıyor. Gece kampı için rüzgara dayanıklı çadırlar, eksi derecelere dayanıklı uyku tulumları, kat kat giyilebilecek kabuk ceketler, ocak setleri ve su rezervleri tek tek kontrol ediliyor. Eksiksiz bir çanta setup'ı, dağda konforun ve güvenliğin ilk kuralı.
Tüm ekipmanlar özenle yerleştirilip bagaj kapağı kapatıldığında ekibin gözlerindeki heyecan her şeyi özetliyor. Botlar bağlandı, rotamız net: Hisarçandır’ın alt kısımlarına doğru yola çıkıyoruz.
Aracımız kıvrıla kıvrıla Hisarçandır’ın alt kademelerine tırmanırken, pencereden içeri süzülen çam kokuları yolculuğun ilk habercisi oluyor. Nihayet patika başlangıcına varıp aracımızı güvenli bir noktaya park ettiğimizde, bizi karşılayan manzara kelimenin tam anlamıyla nefes kesici.
Göz alabildiğine uzanan Akdeniz, bahar güneşinin altında adeta mavi bir çarşaf gibi parıldıyor. Aşağıda kıyı şeridi ve vadinin derinlikleri, yukarıda ise Sarıçınar’ın heybetli gölgesi... Bu muhteşem panoramik manzara karşısında durup derin bir nefes alıyoruz. Şehrin gürültüsü çoktan geride kaldı; şimdi sadece rüzgarın sesi ve ekibin heyecanlı fısıltıları var.
Sırt çantalarımızı son kez ayarlayıp ağırlığı omuzlarımıza eşit şekilde dağıtıyoruz. Batonlar ayarlanıyor, botların bağcıkları sıkılanıyor. Yüzümüzü Akdeniz’e dönüp son bir fotoğraf çektikten sonra arkamızı zirveye veriyor ve Sarıçınar Dağı’na doğru ilk adımımızı atıyoruz.
Patika bizi Likya Yolu’nun o köklü ve büyüleyici atmosferine çekerken, adımlarımız sık çam ormanlarının arasına karışıyor. İğne yapraklı dev çamların gölgesinde yürürken ciğerlerimize dolan taze çam kokusu ve baharla birlikte uyanan rengarenk kır çiçekleri, gözlerimizin önüne adeta görsel bir şölen seriyor. Toprağın ve maki örtüsünün kokusu her adımda daha da yoğunlaşıyor.
Bu doğa harikası atmosferi sadece hafızamıza değil, kadrajlarımıza da kazımak için sık sık kısa fotoğraf molaları veriyoruz. Makineler ve telefonlar çıkarılıyor; kayaların arasından başını uzatan taze bir çiçeğin makro detayları, çam dallarının arasından süzülen bahar güneşi ve arkada sonsuzluğa uzanan Akdeniz arka planı için eşsiz kompozisyonlar yakalıyoruz. Işığın ve gölgenin bu oyunu, üç kişilik ekibimizin fotoğraf tutkusuyla birleşince yolculuğun temposu tatlı bir seyir keyfine dönüşüyor.
Likya Yolu’nun kırmızı-beyaz işaretlerini takip ederek, hem doğanın muhteşemliğini anbean ölümsüzleştiriyor hem de Sarıçınar’ın üst kademelerine doğru keyifle yükselmeye devam ediyoruz.
Adımlarımız tempo kazandıkça altımızdaki toprak yavaş yavaş şekil değiştiriyor, çam iğneleriyle kaplı yumuşak patika yerini sert, kalkerli taşlara bırakıyordu. İrtifa sayacımız her yüz metrede bir yukarı tırmanırken, aşağıda bıraktığımız o sevecen bahar sıcaklığı da yerini dağın kendi özgün iklimine terk etmeye başlamıştı. Rüzgar artık daha kaba esiyor, tenimize dokunduğu anda yüksek dağ havasının o keskin, diri serinliğini hissettiriyordu.
Aşağı vadilerden kopup gelen nemli hava kütleleri, Sarıçınar’ın dik yamaçlarına çarptıkça yoğunlaşıyor ve devasa çam ağaçlarının dalları arasına süzülüyordu. Çok geçmeden kendimizi hafif bir sis perdesinin tam ortasında bulduk. Ağaçların arasından kıvrılarak akan bu gri tüller, güneş ışığını süzerek ormanın içine devasa ışık sütunları düşürüyordu. Sanki doğa, sadece bizim gibi bu saatte bu patikada olanların şahit olabileceği gizli bir sahne dekoru hazırlamıştı. Sis bir an yoğunlaşıp önümüzdeki patikayı tamamen belirsizleştiriyor, hemen ardından hafif bir rüzgar hamlesiyle dağılarak arkasındaki sarp kayalıkları açığa çıkarıyordu.
Bu büyülü sessizliğin içinde adımlarımızın çıkarttığı çıtırtılar ve batonlarımızın taşa vuran ritmik sesleri yürüyüşümüzün temposunu belirliyordu. Fakat orman tamamen sessiz değildi; aksine, vahşi yaşamın kendine has canlılığı her anımızda bize eşlik ediyordu. Derin vadilerin karşılıklı yamaçlarından yankılanan alacalı kargaların çağrıları, yüksek kayalıklarda tünemiş yırtıcı kuşların ıslığına karışıyordu. Bazen çalılıkların içinden gelen ani bir hışırtı durmamıza sebep oluyor, doğanın gerçek sahiplerinin bizi gözlemlediğini hissettiriyordu.
Sırtımızdaki ağır yüklere ve yükseldikçe azalan oksijene rağmen ekibimizdeki heyecan bir an bile eksilmedi. Ağırlaşan bacaklarımıza tezat, her virajda değişen bu el değmemiş coğrafya bize yeni bir güç veriyordu. Sislerin arasından sıyrılan patikada, 1810 metrelik zirve hedefimize doğru emin adımlarla tırmanmaya devam ettik.
İrtifa iyice artmış, sürekli yükselen dik patika bacaklarımızdaki kasları tatlı tatlı sızlatmaya başlamıştı. Tam bu noktada, asırlık dev çamların rüzgarı kestiği, üzeri çam pürleriyle kaplı kuytu bir düzlük adeta bizi davet etti. Sırt çantalarının klipslerini açıp yükümüzü yere bıraktığımız o an, omuzlarımızda hissettiğimiz o tarifsiz hafiflik molanın ilk hediyesiydi. İki saatlik uzun dinlenme süremiz burada başlıyordu.
Hemen kamp ocaklarımızı çıkardık. Mavi alevin üzerinde fokurdayan suyun sesi, dağın sessizliğinde en huzur verici melodiye dönüştü. Sıcak çorbalarımızı yudumlarken ve ardından demlenen çayın buharı yüzümüze vururken, ekibin yüzündeki o yorgun ama mağrur ifade yerini derin bir memnuniyete bıraktı. Yemekler yenip bedenlerimizin ihtiyacı olan enerji toplandıktan sonra, bu yolculuğun belki de en özel, en içsel anına sıra gelmişti.
Gündelik hayatın tüm koşturmacasını, telefon ekranlarını ve zihnimizdeki bitmek bilmeyen düşünce trafiğini bir kenara bıraktık. Her birimiz sırtını dev bir çam ağacının gövdesine yasladı veya yumuşak toprağın üzerine serili matlara uzandı. Ve hep birlikte gözlerimizi kapattık...
İlk birkaç saniye sadece kendi nefesimizi ve kalbimizin ritmik atışını duyduk. Zaman yavaşladı. Ardından ormanın o muazzam, katmanlı dünyası zihnimize akmaya başladı. Rüzgarın yüksek dallardaki iğne yapraklar arasından geçerken çıkardığı devasa deniz dalgasını andıran o tatlı uğultu, derinlerdeki bir vadiden hafifçe yankılanan su sesi ve tepemizde dolanan kuşların neşeli cıvıltıları... Ciğerlerimize dolan reçine ve nemli toprak kokusuyla birleşen bu sesler, adeta ruhumuzdaki tüm gerginliği emip aldı. Zihnen ve bedenen tam bir iç huzuruna, doğayla eksiksiz bir uyuma ulaşmış gibiydik.

İki saatlik sürenin sonunda gözlerimizi yeniden açtığımızda, dünya daha parlak, gökyüzü daha berrak görünüyordu. Sadece bacaklarımız değil, ruhumuz da tazelenmişti. Sarıçınar’ın zirvesine doğru uzanan çetin patikalara devam etmek için artık tamamen hazırdık.
Mola verdiğimiz o huzurlu çam altından ayrılıp yeniden patikaya koyulduğumuzda, dağın karakteri de tamamen değişmeye başladı. Orman dokusu yer yer seyrelip yerini bodur çalılıklara ve sarp kaya bloklarına bırakırken, etrafımızı çevreleyen coğrafya adeta tüm heybetiyle üzerimize açılıyordu. Sarıçınar’ın zirvesine giden son dik sırta yaklaştıkça, etrafımızdaki manzara basit bir dağ yürüyüşünün çok ötesinde, devasa bir doğa tiyatrosuna dönüştü.
Adımlarımız yükseldikçe, önümüzde uzanan ufuk çizgisi genişliyor, yönümüzü her döndüğümüzde Akdeniz’in o sonsuz maviliği göğsümüzü kabartıyordu. Güneşin suyun üzerindeki o parıltılı yansıması, aşağıda uzanan kıyı şeridinin girintili çıkıntılı silüetiyle birleştiğinde, her adımı bir görsel şölene çeviriyordu.
Fakat asıl büyü, başımızı çevirdiğimiz her açıdan bizi kuşatan o muazzam kütlelerdi. Arkamızda, yılların ve zamanın tüm heybetini sırtında taşıyan koca bir dev gibi Tunç Dağı dikiliyordu. Onun o dik mağrur duruşu, arkamızdan bize rehberlik eden bir koruyucu gibiydi. Sol tarafımıza baktığımızda ise coğrafya daha da vahşileşiyordu; Dastaratacağı ve Çalbalı Dağı’nın sarp, keskin hatlı zirve silsileleri, Beydağları'nın o geçit vermez, vahşi ruhunu gözler önüne seriyordu.
Bu devasa kütlelerin tam ortasında, yüksek irtifanın sertleşen rüzgarına karşı adım atmak ekibe tarif edilemez bir coğrafi farkındalık ve coşku veriyordu. Yorgunluktan eser kalmamıştı; içimizdeki heyecan ve tırmanma tutkusu, etrafımızı saran bu heybetli dağlar ve önümüzdeki Akdeniz manzarasıyla beslenip büyüyordu. Yönümüzü rüzgara, gözlerimizi ise 1810 metrelik zirveye dikerek coşkulu adımlarla yükselmeye devam ettik.
Ve işte o an… Son dik kaya bloğunu da aşıp batonlarımızın toprağa saplandığı son noktada adımlarımız kendiliğinden duruyor. Artık yükselcek bir patika, aşılamayacak bir eğim kalmadı. 1810 metre yükseklikteki Sarıçınar Dağı’nın tam zirvesindeyiz. Rüzgar, yüksek irtifanın o sert ve özgür ıslığıyla yüzümüze çarparken, bedenimizi kaplayan yorgunluk bir an içinde buharlaşıp gidiyor. Yerini katıksız bir baş dönmesine, tarifsiz bir zafer duygusuna bırakıyor.
Yüzümüzü güneye, Akdeniz’e dönüyoruz. Önümüzde sonsuzluğa uzanan o mavi çarşaf, 1810 metreden bakıldığında gökyüzüyle birleşen devasa bir ayna gibi parıldıyor. Kıyı şeridinden yükselen nemli havanın zirvedeki serinlikle buluştuğu bu noktada, Akdeniz’in o engin büyüklüğü karşısında insan kendi küçüklüğünü ve aynı zamanda doğanın bir parçası olmanın o derin mağrurluğunu hissediyor.
Sırtımızı Kumluca’ya doğru çevirdiğimizde, coğrafyanın yeşille kahverengiyi harmanlayan o girintili çıkıntılı dağ silsileleri uzanıyor. Kumluca dağlarının el değmemiş vadileri, kıvrım kıvrım uzanan sırtları, bu yüksekten bakıldığında adeta dev bir haritanın üç boyutlu kabartması gibi duruyor.
Sağ tarafımıza baktığımızda ise Akdeniz’in en ikonik kıyıları gözlerimizin önüne seriliyor. Kemer ve Tekirova’nın o koyu yeşil çam ormanlarıyla kucaklaşan turkuaz koyları, yukarıdan bakıldığında dantel gibi işlenmiş birer doğa harikası. Ve tam o tarafta, bulutların arasından göğe doğru baş kaldıran o yüce kütle duruyor: Tahtalı Dağı, yani antik çağların efsanevi Olimpos’u. Eski tanrıların tahtı olarak bilinen bu devasa heybet, Sarıçınar’ın zirvesinden bakıldığında tüm azametiyle bize gülümsüyor, adeta dağların o kadim dilinde bize selam veriyor.
Sol kanadımıza döndüğümüzde ise maceramızın başladığı topraklar ve bizi buraya taşıyan coğrafya duruyor. Aşağıda derin bir vadi gibi uzanan Hisarçandır ve hemen arkasında yükselen, keskin hatlarıyla gökyüzünü yaran Tunç Dağı’nın yüksek zirvesi… Hisarçandır’ın alt kademelerinden başlayan adımlarımızın, Likya Yolu’nun çam kokulu patikalarından geçip buraya nasıl ulaştığını düşündükçe, katettiğimiz her metrenin değeri bir kez daha katlanıyor.
Üç kişilik ekibimizle zirve noktasında yan yana durup bu 360 derecelik panoramik görsel şöleni izlerken derin bir sessizlik hakim oluyor. Kelimelerin kıyafetsiz kaldığı, sadece rüzgarın uğultusunun ve kalplerimizin coşkulu atışının duyulduğu anlar bunlar. Bir yanda sonsuz Akdeniz, diğer yanda Kumluca, Kemer, Olimpos ve Tunç Dağı’nın kuşattığı bu masalsı coğrafya… Mataralardan çekilen sıcak bir yudum, zirvede çekilen o unutulmaz ekip fotoğrafı ve ciğerlerimize çektiğimiz o tertemiz dağ havası, bu yolculuğun ruhumuza kazıdığı en büyük ödül oluyor. Sarıçınar’ın 1810 metrelik zirvesi, bize sadece bir manzara değil, ömür boyu unutulmayacak bir özgürlük hissi armağan ediyor.
Gündüzün o parlak, berrak ışığı yavaş yavaş yerini dağların üzerine çöken kızıl ve mor tonlara bırakırken, Sarıçınar’ın 1810 metrelik zirve düzlüğünde zaman adeta durdu. Güneş, ufkumuzda uzanan heybetli dağ silsilelerinin ve Akdeniz’in tam arkasından aşağı doğru süzülürken gökyüzünü bir ressamın fırçasından çıkmışçasına turuncuya, pembeye ve lavanta rengine boyuyordu. Gölgeler uzadı, rüzgar günün yorgunluğunu taşır gibi hafifledi ve yüksek dağ ortamının o büyüleyici akşam serinliği tenimize işlemeye başladı. Bu eşsiz gün batımı manzarasını sessizce, hayranlıkla izlerken içimizdeki huzur tarif edilemez bir noktaya ulaştı.
Güneş ışınları son kez dağların sivri kayalıklarına vurup kaybolduğunda, vakit kaybetmeden gece kampı için kolları sıvadık. Gece dağda kalmanın ve yüksek irtifanın getireceği soğuğa karşı tecrübemizle hareket ettik. Rüzgarı en az alan, düzgün zeminli bir noktayı seçip rüzgara dayanıklı çadırlarımızı özenle kurduk. Matlar açıldı, eksi derecelere dayanıklı uyku tulumları çadırların içine serilerek geceye hazır hale getirildi.
Ortalık iyice karardığında, güvenli bir taş çemberinin ortasında minik, mütevazı bir kamp ateşi yaktık. Çıtırdayan odunların ateşi hem soğuyan havada içimizi ısıttı hem de karanlığın ortasında bize sıcak bir yuva oldu. Ateşin etrafında toplanıp sıcak içeceklerimizi yudumlarken, gün boyunca katettiğimiz yolları konuşmaya başladık. Hisarçandır’ın alt kademelerindeki ilk adımdan çam kokulu Likya patikalarına, ormanın içindeki o derin iç huzuru molasından Tunç Dağı, Dastaratacağı, Çalbalı ve haşmetli Olimpos’un gölgesinde tırmandığımız son metrelere kadar her anı tek tek yad ettik.
Üç dost, başımızın üzerinde beliren milyonlarca yıldızın ve çıtırdayan ateşin ışığında, bu maceranın ruhumuza kattıklarını paylaştık. Yorgun ama gururlu, doğayla tam bir bütün olmanın verdiği o eşsiz tatminle, Sarıçınar Dağı’nın koynunda unutulmaz bir dağ gecesine adım attık.

Gece boyunca Sarıçınar’ın tepesinde üzerimizi örten yıldızlar, yerini dağların arkasından süzülen ilk şafak kızıllığına bıraktığında güne gözlerimizi açtık. Yüksek irtifanın o diri, tertemiz sabah havası ciğerlerimize dolarken, demlenen ilk çayın buharıyla çadırlarımızı topladık. Her bir ekipmanı özenle çantalarımıza yerleştirip sırtımıza yüklediğimizde, bu kez adımlarımız zirveye değil, maceranın başladığı yere; Hisarçandır’ın alt kademelerinde bizi bekleyen aracımıza doğru dönmüştü.
İniş rotası, tırmanışın aksine farklı bir seyir tadı sunuyordu. Dün binbir emekle tırmandığımız dik çarşak kulvarları ve sarp kayalıklar, sabah güneşinin taze ışıkları altında bu kez aşağıya doğru akıp gidiyordu. Yükselirken kaçırdığımız ufak detayları, kaya deliklerinden süzülen ışıkları ve çam ağaçlarının sabah serinliğinde salgıladığı o yoğun reçine kokusunu içimize çekerek emin adımlarla alçaldık. Likya Yolu’nun kırmızı-beyaz işaretleri, bizi evimize uğurlayan dost kılavuzlar gibi patika boyunca eşlik etti.
Nihayet aracımızın yanına vardığımızda, sırt çantalarını son kez bagaja indirmenin verdiği o tatlı yorgunluk ve hafiflik hissi anlatılmazdı. Botlarımızı çıkarıp ayağımıza rahat bir şeyler geçirdiğimizde, üç kişilik ekibimizle göz göze geldik. Şehir merkezine dönüp vedalaşma vakti geldiğinde, sarılmalarımız sadece bir ayrılış değil; Sarıçınar’ın 1810 metresinde paylaştığımız rüzgarın, ateş başı sohbetlerinin ve zorlu adımların ortak gururuydu. "Bir sonraki zirvede, yeni bir patikada tekrar buluşmak üzere..." sözleriyle yollarımızı ayırdık.
Eve döndüğümde, üzerimdeki çam kokusu ve botlarımdaki dağ toprağı henüz tazeydi. Telefonumu elime alıp yolculuk boyunca çektiğimiz o eşsiz kadrajları —Akdeniz’in sonsuz maviliğini, Tunç Dağı’nın mağrur duruşunu, haşmetli Olimpos’u ve gecenin karanlığında çıtırdayan kamp ateşini— grup sohbetimize aktarmaya başladım. Fotoğraflar ekrana düştükçe, attığımız her mesajda o anları yeniden yaşadık.
Sarıçınar Dağı arkamızda kalmıştı belki ama ruhumuzda bıraktığı o katıksız özgürlük hissi, dostluğun pekişen bağı ve dağların kadim fısıltısı zihnimizin en özel köşesine silinmemek üzere kazınmıştı.
Osman YILMAZ




Yorumlar