top of page

Torosların Kalbinde Zamanın İzleri: AKseki’den Güzelsu’ya Bir Yörük Göçü Hikayesi

  • yilmazosman1
  • 18 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Şehirlerin beton duvarları arasında, saatin akrebi ve yelkovanı bizi sürekli bir yerlere yetiştirmeye çalışırken, zamanın tamamen durduğu, sadece rüzgârın ve adımların ritmiyle ölçüldüğü yerler vardır. Toros Dağları, işte o zamansız coğrafyaların başında gelir. Asırlardır bu dağları yuva belleyen, her bahar Akdeniz’in sıcağından kaçıp serin zirvelere sığınan Yörüklerin göç yolları, bugün sadece birer patika değil; yaşanmışlıkların, dökülen alın terlerinin ve doğayla yazılmış epik destanların canlı şahitleridir.

Biz de dağcılık ve doğa tutkunu bir grup yol arkadaşı olarak, bu kadim kültürün ayak izlerini sürmeye karar verdik. Hedefimiz; AKseki (Kınık) Cimi Kuyu Yaylası’ndan başlayarak Gurna, Aldirbe ve Çatma yaylalarını aşmak ve eski göç yollarını takip ederek Güzelsu Köyü’ne ulaşmaktı. Bu, sadece bir trekking faaliyeti değil, geçmişe doğru atılacak uzun ve saygılı bir adımdı.

I. Şafağın Rengi ve Cimi Kuyu’nun Fısıltısı

Cumartesi sabahının ilk ışıkları, Akdeniz üzerindeki pusu henüz dağıtmamışken AKseki sırtlarındaydık. Araçlarımız bizi Cimi Kuyu Yaylası’nın girişinde bıraktığında, ciğerlerimize dolan ilk hava keskin bir kekik ve çam kokusuydu. Burası, taş mimarinin en yalın ve güzel örneklerini barındıran, zamanın unuttuğu bir vaha gibiydi. Yörüklerin yüzyıllardır sürülerini sulamak, hayatı idame ettirmek için insan üstü bir emekle kazdığı o meşhur derin su kuyularının başında toplandık.

Mataralarımızı doldururken, kuyunun soğuk taşlarına dokundum. Kim bilir kaç ana bu kuyudan su çekmiş, kaç çoban sürüsünü buralarda serinletmişti?

Sırt çantalarımızın perlonlarını sıktık, batonlarımızı ayarladık. Grubun lideri öne düştüğünde, arkasında tek sıra halinde dizilen bizler için şehir hayatı tamamen bitmişti. İlk adımlarla birlikte yükselmeye başladık. Karşımızda, göğe doğru dikilen gri, haşmetli kalker kayalıklar duruyordu. Yörüklerin "Yurt" dedikleri topraklara giden patika, bizi hemen sarmaladı.

II. Dik Yamaçlar ve Taşların Dile Geldiği Yer: Gurna Yaylası

İlk iki saatlik tırmanış, ciğerlerimizi ve bacaklarımızı test eden cinstendi. Orman sınırı yavaş yavaş gerimizde kalıyor, yerini bodur çalılıklara ve keskin çarşaklara (gevşek taşlık alanlar) bırakıyordu. Güneş yükseldikçe, Torosların o meşhur yakıcı sıcağı kendini hissettirmeye başladı ama dağların alametifarikası olan o serin esinti imdadımıza yetişiyordu.

Yükseldikçe, vadinin tabanında kalan Akseki minik bir nokta halini aldı. Ve nihayet, kayalık bir bel verdikten sonra karşımıza devasa bir çanak gibi açılan Gurna Yaylası çıktı.

Gurna, kelimenin tam anlamıyla bir tecrit edilmişlik abidesiydi. Çanağın ortasında, etrafı taş duvarlarla örülmüş ama çatıları çoktan çökmüş eski Yörük evlerinin (örme yurt yerleri) kalıntıları uzanıyordu. Burada uzun bir mola verdik. Bir taşın üzerine oturup sessizliği dinledik. Rüzgâr, yıkık taş duvarların arasından geçerken sanki eski bir ninni fısıldıyordu. Burası, doğanın ortasında yapayalnız, ama bir o kadar da mağrur duruyordu. Dağ kültüründe burası bir mola yeri, göçün soluklandığı ilk istasyondu. Biz de onların yaptığı gibi azığımızdan birer parça ekmek ve peynir yiyerek bu sessizliğin tadını çıkardık.

III. Bulutların Üzerinde Bir Cennet: Aldirbe Yaylası

Gurna’dan ayrılıp rotanın en zorlu, en vahşi etabına doğru yöneldik. Hedefimiz Aldirbe Yaylası’ydı. Bu etapta belirgin bir patika yoktu. Yüzyıllar boyunca göçenlerin, keçilerin açtığı ve şimdilerde sadece dağcıların diktiği "taş babalar" (yol gösterici üst üste konmuş taşlar) sayesinde yönümüzü buluyorduk.

Dik bir kılçık hattını tırmanırken nefeslerimiz sıklaştı, adımlarımız yavaşladı. Her adımda altımızdan kayan taşların sesi, dağın sessizliğinde yankılanıyordu. Tam "daha ne kadar yükseleceğiz?" diye içimizden geçirirken, Aldirbe’nin o uçsuz bucaksız, alpin çayırlarla kaplı düzlüğüne ayak bastık.

Rakım artık neredeyse iki bin metrenin üzerindeydi. Tam o esnada, vadinin aşağısından kopup gelen sis bulutları, dağın yamacına çarparak ayaklarımızın altına serildi. Bir anda bulut denizinin üzerinde kalmıştık. Sadece biz ve gökyüzü vardı. Aldirbe’nin o bozulmamış coğrafyasında yürürken, modern dünyaya ait tüm dertlerin ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu hissettik. Burası, Yörüklerin yazın en sıcak ayını geçirdiği, hayvanların en taze otları yediği kutsal topraklardı.

IV. Yolların Kesiştiği Kavşak: Çatma Yaylası

Güneş batıya doğru meylederken, Aldirbe’nin büyüleyici düzlüklerinden ayrılıp iniş ve yan geçişlerle dolu bir rotaya saptık. Karşımızda beliren yeni hedef Çatma Yaylası’ydı.

Çatma, adından da anlaşılacağı gibi, dağların ve vadilerin birbiriyle "çatıştığı", birleştiği devasa bir kavşak noktasıydı. Burası geçmişte, farklı köylerden ve aşiretlerden gelen Yörük göçlerinin kesişim kümesiydi. Geniş, düzlük bir alana yayılan Çatma’da, zamanında devasa çadırların kurulduğunu, takasların yapıldığını, dostlukların tazelendiğini hayal etmek zor değildi.

Çatma’da yürürken yorgunluk bacaklarımıza iyice çökmüştü. Ancak bu geniş düzlükte rüzgâra karşı yürümek, dağın bize sunduğu son bir meditasyon gibiydi. Gökyüzü yavaş yavaş turuncunun ve morun tonlarına bürünmeye başlamıştı.

V. Mutlu Son: Güzelsu’nun Kucağında

Çatma Yaylası’nı geride bıraktıktan sonra, artık rotanın son etabına, yani Güzelsu Köyü’ne doğru dik bir inişe geçtik. İniş yolları, tırmanıştan her zaman daha hırpalayıcıdır; dizleriniz yükü taşımaktan titrer, her adımda dikkatinizi en üst seviyede tutmanız gerekir.

Ancak rakım düştükçe coğrafya yeniden değişmeye başladı. Çıplak kayalar yerini önce ardıç ağaçlarına, ardından asırlık çamlara ve sedirlere bıraktı. Kuş sesleri yeniden duyulmaya, doğa yeşilin en canlı tonlarıyla bizi selamlamaya başladı. Ve nihayet, vadinin kıvrımları arasından Güzelsu Köyü’nün kırmızı çatılı evleri ve minaresi göründü.

Köyün girişine vardığımızda, bacaklarımızdaki derman tükenmiş ama yüzümüzdeki tebessüm büyümüştü. Köy meydanındaki asırlık çınar ağacının altındaki kahveye ulaştığımızda, sırt çantalarımızı büyük bir gürültüyle tahta masaların yanına bıraktık.

O Anın Hissi: Kahvehaneden yükselen taze çay kokusu, muhtarın "Hoş geldiniz ağalar, nereden böyle?" diyen samimi sesi ve arkamıza dönüp baktığımızda bulutların arasında kaybolan o heybetli Toros zirveleri...

Biz o gün sadece kilometrelerce yol yürümedik; biz o gün, dedelerinin, ninelerinin mirasını o patikalarda bırakıp giden bir neslin ruhunu şad ettik. AKseki’den Güzelsu’ya uzanan o eski göç yolu, artık sadece haritada bir çizgi değil, bizim de ruhumuzun bir parçasıydı

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Ağlasun -AKDAĞ 2400mt zirve yürüyüşü

Ağlasun’un Tarihi ve Doğal Güzellikleri Toros Dağları’nın eteklerinde, Burdur’un saklı incisi Ağlasun, hem tarihi hem de doğal dokusuyla yürüyüşe çıkanlara eşsiz bir başlangıç noktası sunar. Antik çağ

 
 
 

Yorumlar


Join our mailing list

Thanks for submitting!

  • Youtube
  • Black Facebook Icon
  • Black Instagram Icon

© 2035 by The Mountain Man. Powered and secured by Wix

bottom of page